hep zor anlarda mı yazmak lazım acaba, yoksa her anı dolu dolu özümsemek mi? sadece hüzünleri ya da karamsarlıkları paylaşmak okuyanda ilginç bir etki bırakıyor. bu etkinin farkına varan yazar daha çok acı istiyor. hatta ve hatta beyninde oluşturduğu şizofrenik dünyasını yaşamaya başlıyor. bir zamanlar yazmışım bir köşeye “benim bir problemim yok aslında, problemim varmış gibi gösteriyorum”, daha sonradan “Prozac Toplumu” adlı eserde aynı cümleyi bir yazar abim gösterdiğinde ilginç bir duygu kaplamıştı içimi. “kahretsin, yine yanlız değilim” ile “bunu zaten ben söylemiştim” arasında bir gelgit…
sahip olmak ve sahip olmaya çalışmak… insan hayatı bu iki kelime gurubu üzerine kurulu. sahip olmaya çalışıyoruz bizim olmayını ve sahip olduğumuzda yine yetinmiyor yeniden bir sahiplenme istiyoruz. hiç olduğu gibi kabullenemiyoruz hayatı. bunun en kestirme izahı şöyledir herhalde; yeni bir şeye başlarken bedenimiz ve ruhumuz bir tepki oluşturuyor. bu tepki bazen öyle bir hal alıyor ki dayanılmaz acılara bile sebebiyet verebiliyor. ama belirli bir süreçten sonra normal bir “alışkanlık” haline geliyor. artık hem beden hem de ruh bu olguya tepki vermiyor. bir süre daha geçtikten sonra “davranış”ımız olmaya başlıyor. davranış olduğu andan itibaren beden ve ruh artık bu olguyu kendi parçası gibi algılıyor. varlığından rahatsız olmuyor ve yokluğunu arıyor. senaryo tıpkı bunun gibi gerçekleşiyor. sahip olunduğu anda mazoşist duygularımız kabarıyor ve yeni bir şeyler arıyoruz sahiplenebilmek için.
hayatın anlamını ve mutluluğun anahtarını arayanlar, herhangi bir arayış içerisinde olmayanlardan daha mutsuz oluyor… arama ve araştırma süreci devam ederken hayat akıp gidiyor. hiç dönüp arkaya bakılmadığından veya cesaret edilemediğinden dolayıdır herhalde, ilkbaharda eriyen buzların sularını da önüne katan çoşkun nehir gibi giden zaman hissedilemiyor. mutluluğun tarifini ansiklopedik olarak yapmak kolay gibi görünse de felsefi olarak bir tarfi yapmanın çok da kolay olduğunu söyleyemeyeceğim açıkçası. madem bu kadar görece bir oluşum ya da kavram üzerine konuşuyoruz o zaman neden onu arıyoruz. mutluluk ne mi? benim için şu anda nefes alabiliyor olmak bir mutluluk emin olabilirsiniz. bu bana lütfedilmiş harika bir armağan. bunun armağan olmadığını düşüneniniz varsa birkaç dakikalığına ağzını ve burnunu sıkıca kapasın da yaşamaya çalışsın. en ufak şeylerden bile mutlu olmayı bilmek insanın görüşünü açıyor. herkes bilir ki kıştan çıkıp ta havalar ısınmaya başladığı zaman donmuş ağaçtan düşen bir su damlası harika bir baharın müjdecisidir. ne o buzlar sonsuza kadar orada kalır ne de o ağaç. o düşen bir damlanın içinde evrenin tüm güzelliklerini görmek için gayret sarfediyorsan ya da görmüşsen eğer işte sana hayatın anlamı, işte mutluluğun anahtarı.
yaşanılan zaman, o kadar çabuk yaşanıyor ki bu hayatımızın her anına yansıyor. oturmamıza, kalkmamıza, konuşmamıza, duygularımıza, müzik zevkimize, düşüncelerimize, yürümemize gibi onlarca şeyde zamanın etkisini net bir şekilde görebiliyoruz. artık duygu ve düşüncelerimiz o kadar saman alevi gibi ki kendimiz bile bir anlam veremiyoruz bu hızlı gelgitlere. çoğu zaman kendi bedenimizden çıkıp bir köşede oturup her şeyi oluruna bırakmayı o kadar istemişizdir ki ama her seferinde daha da içine çekmiştir bizi olaylar. çünkü biz direttikçe o da gardını daha da sertleştiriyor. zaman hızla akıyor… ne geçmişin bir faydası var, ne de geleceğin. varsa yoksa “şimdi” var. madem sonu olan bir hayatı yaşıyoruz, bir kere geldiğimiz şu dünyada neden dolu dolu yaşamadan göç ediyoruz.
Dale Carnegie’nin çok harika bir sözü var. her duyduğumda tüylerimi diken diken ediyor. onu paylaşmak istiyorum. Dale Carnegie diyor ki: “Tanrı bile insanlar hakkındaki hükmünü, ömürleri sona erdikten sonra veriyor da, biz aciz insanlar kim oluyoruz ki onları, bir kaç kez görmekle, haklarında iki üç yazı okumakla, bir kaç dedikodu dinlemekle, haklarında hüküm verebiliyoruz.” ve taçsız kral dediğim, eşsiz yazar Jose Luis Borges’ten bir şiirle bitiriyorum:
ANLAR
eğer, yeniden başlayabilseydim yaşama,
ikincisinde, daha çok hata yapardım.
kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
çok az şeyi ciddiyetle yapardım.
temizlik sorun bile olmazdı asla.
daha çok riske girerdim.
seyahat ederdim daha fazla.
daha çok güneş doğuşu izler,
daha çok dağa tırmanır,
daha çok nehirde yüzerdim.
görmediğim bir çok yere giderdim.
dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan
insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
farkında mısınız bilmem. yaşam budur zaten;
anlar, sadece anlar. siz de anı yaşayın.
hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve
paraşüt almadan
gitmeyen insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
eğer yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım daha olsaydı, eğer.
ama işte 85′indeyim ve biliyorum…
ölüyorum.
05 Kasım 2008 – 01:46 – BURSA – Bünyamin VICIL


Kasım 5th, 2008
bVICIL
Posted in
Tags: